SATILACAK NEYİMİZ KALDI 

AK Parti iktidarının yıllardır en önemli dayanaklarından biri, devletin çarklarını döndürebilme ve memurdan işçiye, emekliden çeşitli kamu çalışanlarına kadar milyonlarca insanın maaşını ödeyebilme kapasitesiydi.

Fakat artık önümüzde başka bir tablo var.

Devletin gelirleri ile giderleri arasındaki makas büyürken, kamuya ait varlıkların satışı ve uzun süreli işletme/devir modelleri daha fazla gündeme geliyor. 

Geçmiş yıllarda limanlardan fabrikalara, arazilerden otoyollara ve köprülere kadar çok sayıda kamu varlığının el değiştirmesi tartışıldı. Şimdi ise geriye kalan kamu varlıklarının nasıl değerlendirileceği sorusu karşımızda duruyor.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Sıra şimdi neye geldi?

Çünkü bir ülkenin bütçesini yönetmek başka şeydir, elindeki varlıkları satarak günü kurtarmak başka şey…

Bir evin bütün eşyalarını satıp birkaç ay rahat yaşamak, o evin gelirini artırmak anlamına gelmez. Sadece eldeki birikimi tüketmek anlamına gelir.

Bugün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu temel tartışma da budur.

Eğer kamu varlıkları sürekli olarak bütçe açıklarını kapatmak, borçları çevirmek veya günü kurtarmak amacıyla kullanılıyorsa, bunun sürdürülebilir bir ekonomik model olmadığı açıktır.

Üstelik vatandaşın asıl sorması gereken yalnızca “Ne satılıyor?” değildir.
Asıl soru şudur:
“Neden satılıyor?”
Ve daha önemlisi:
“Bu ülkenin elinde satılacak hiçbir şey kalmadığında ne olacak?”

Beni asıl endişelendiren ise yalnızca kamu varlıklarının elden çıkarılması değil; bütün bunlara rağmen iktidarın harcama anlayışında ciddi bir değişiklik görülmemesi.

Tasarruf deniliyor ama vatandaşın gördüğü israf tartışmaları devam ediyor.

Ekonomide fedakârlık isteniyor ama devletin harcama düzeni konusunda toplumun kafasındaki soru işaretleri ortadan kalkmıyor.
İşte burada mesele artık sadece ekonomi meselesi olmaktan çıkıyor.

Bu, devlet yönetimi anlayışı meselesidir.
Bir iktidar, elindeki kaynakları üretime, eğitime, teknolojiye, tarıma ve sanayiye yöneltmek yerine sürekli olarak geçmişten kalan varlıkları tüketerek yoluna devam ederse, gelecek nesillere nasıl bir ülke bırakacaktır?

Benim kaygım tam olarak budur.

Bugün limanı, yarın fabrikayı, başka bir gün araziyi, otoyolu veya köprüyü elden çıkararak bütçeyi ayakta tutabilirsiniz.

Ama bunun bir sınırı vardır.

Çünkü devletin kasası sonsuz olmadığı gibi devletin mülkü de sonsuz değildir.

Ve bir gün satacak varlık kalmadığında, bütün bu ekonomik hesabın gerçek faturası ortaya çıkar.

Siyasetin bir başka boyutu ise iktidarın seçimle el değiştirmesi meselesidir.

Ben hiçbir siyasi iktidarın seçim sonucunu önceden belirleme hakkına sahip olduğunu düşünmüyorum. Türkiye'de iktidarlar seçimle gelir, seçimle gider. Sandığın sonucu ne olursa olsun buna saygı göstermek demokratik düzenin temel şartıdır.

Bu nedenle vatandaşın korkularını büyütmek yerine açık ve net bir talepte bulunmak gerekir:
Seçim günü geldiğinde sandık kurulmalı, vatandaş özgür iradesiyle oyunu kullanmalı ve ortaya çıkan sonuç herkes tarafından kabul edilmelidir.

Kim iktidar olursa olsun…
Kim muhalefette kalırsa kalsın…
Devlet, şahısların veya partilerin malı değildir.
Devlet hepimizindir.

Kamu malları da iktidarların kişisel mülkü değil, gelecek nesillerin emanetidir.

Bu nedenle bugün sormamız gereken soru yalnızca “Kim iktidarda kalacak?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:
Bu ülkenin kaynakları, iktidarlar değişse bile gelecek nesillere yetecek mi?
Çünkü siyasi partiler gelip geçer.
İktidarlar değişir.

Ama ülkenin toprağı, fabrikası, limanı, köprüsü, madeni ve doğal kaynakları bir kez elden çıktığında geri getirmek kolay değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey daha fazla satış değil; daha güçlü