AYRIŞTIRICI DİL
Kısa Vadeli Kazanç, Uzun Vadeli Yıkım
Türkiye, yüzyıllardır farklılıklarıyla ayakta duran bir ülke. İnançlar, kültürler, yaşam tarzları ve düşünceler bu toprakların gerçeği.
Ne var ki son yıllarda bu zenginlik, birleştirici bir güç olmaktan çıkarılıp siyasal bir ayrıştırma aracına dönüştürülüyor.
İktidar eliyle körüklenen “biz ve onlar” dili, toplumu fay hatları üzerinden bölüyor; milli ve manevi değerler ise ne yazık ki birleştirmek için değil, ötekileştirmek için kullanılıyor.
Oysa değerler, bir toplumu ayakta tutan ortak vicdandır.
İnanç, bayrak, vatan, ahlak; bunlar kimsenin tekelinde değildir.
Bir siyasi görüşün, bir partinin ya da bir zümrenin mülkü hiç değildir. Bu değerleri sürekli olarak bir tarafın “asli sahibi”, diğer tarafın ise “tehdit unsuru” gibi sunmak; toplumsal barışı dinamitlemekten başka bir sonuç doğurmaz.
Bugün gelinen noktada toplum, siyasi tercihler üzerinden değil; yaşam biçimleri, inançları ve kimlikleri üzerinden karşı karşıya getiriliyor.
Komşu komşuya, akraba akrabaya şüpheyle bakar hale geliyor.
Sosyal medya dili sokaklara taşınıyor; öfke, normalleşiyor.
Bu ortamda kazanan var mı? Hayır. Kaybeden, topyekûn toplumun kendisi.
En büyük yanılgı ise şudur: Bu kaos ortamının kontrol edilebileceği sanılıyor.
Tarih bize defalarca göstermiştir ki, kutuplaşma ateşi bir kez harlandığında, kimin elini yakacağını seçmez.
Bugün alkışlanan sert dil, yarın bizzat onu kullananların önüne bir engel olarak çıkar.
Güvensizlik, korku ve öfke; sadece muhalifi değil, iktidarı da zehirler.
Devlet yönetmek; öfkeyle değil, akılla olur.
Korkuyla değil, adaletle olur.
Bir ülkeyi ayakta tutan şey; herkesin kendini eşit yurttaş hissetmesidir.
“Benden olanlar” ve “olmayanlar” ayrımı derinleştikçe, devletin meşruiyeti de toplumun vicdanında aşınır.
Güç, sandıkta kazanılır; ama meşruiyet, adaletle korunur.
Halk açısından bakıldığında ise bu ayrıştırıcı dil, doğrudan hayatın içine sirayet eder.
Ekonomik sıkıntılar konuşulamaz hale gelir, adaletsizlikler “taraf” meselesine indirgenir, liyakat yerini sadakate bırakır.
İnsanlar hak talep etmekten çekinir; çünkü hemen bir kimliğin, bir etiketin içine sıkıştırılır. Bu da toplumu sessizleştirir, içten içe çürütür.
Oysa bu ülkenin insanları kavga istemiyor. Yan yana, onurlu ve güvende yaşamak istiyor.
İnancıyla, düşüncesiyle, kimliğiyle hedef alınmadan; “makbul vatandaş” tanımına sokulmadan yaşamak istiyor.
Devletten beklentisi çok basit: Adalet, eşitlik ve huzur.
Buradan bir çağrı yapmak gerekiyor: İktidar sahipleri, kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna toplumu ateşe atmayın.
Ayrıştırarak yönetmenin faturası ağır olur. Bu fatura sadece muhalefete değil; eninde sonunda yönetenlere de çıkar. Çünkü kaos, kimseye sadık değildir.
Bu ülkenin yeniden sakin bir dile, onarıcı bir siyasete ve kapsayıcı bir akla ihtiyacı var.
Milli ve manevi değerler, ayrıştırmanın değil; buluşmanın zemini olmalıdır. Aksi halde kaybedilen sadece siyasi itibar değil, birlikte yaşama iradesi olur.
Ve bu, telafisi en zor kayıptır.