ADALET mi, SUÇLU mu
Bir ülkede adalet duygusu yalnızca mahkeme salonlarında değil, gündelik tartışmaların seyrinde de kendini ele verir. Bugünlerde kamuoyunu meşgul eden tartışma tam da bu açıdan ibretlik bir tablo sunuyor: Bir yanda bir devlet görevlisinin mal varlığına dair ciddi iddialar, diğer yanda bu bilgilerin nasıl ortaya çıktığına ilişkin hararetli bir savunma hattı.
Oysa sağduyulu bir toplumda sorulması gereken ilk soru basittir: İddialar doğru mu, değil mi?
Bir kamu görevlisinin, hele ki adalet mekanizmasının en tepesinde bulunan bir ismin, sahip olduğu servetin kaynağı elbette sorgulanabilir ve sorgulanmalıdır. Bu, ne bir düşmanlık göstergesidir ne de bir “operasyonun parçası” olmak anlamına gelir. Tam tersine, demokratik toplumlarda şeffaflık talebi vatandaşlık bilincinin en temel tezahürlerinden biridir. Çünkü kamu gücü kullananların hesap verebilir olması, devlet ile toplum arasındaki güven bağının temelini oluşturur.
Ne var ki tartışmanın ekseni giderek kayıyor. “Bu bilgilere kim ulaştı?”, “Hangi kanalla sızdırıldı?” soruları, esas meselenin önüne geçiriliyor. Elbette kişisel verilerin korunması, devlet kayıtlarının güvenliği önemlidir. Ancak bu önem, iddiaların içeriğini tamamen gölgede bırakacak bir perdeye dönüşmemelidir. Aksi halde ortaya tuhaf bir durum çıkar: Gerçekten bir usulsüzlük varsa bile, bunu konuşmak yerine sadece ifşanın yöntemini tartışan bir kamuoyu.
Burada ince bir çizgi var. Devletin kayıtları “dokunulmaz” değildir; hukukun üstünlüğü ilkesi gereği, gerektiğinde denetlenebilir ve sorgulanabilir olmalıdır. Ancak bu denetimin yöntemi hukuk içinde kalmalıdır. Fakat bu iki gerçek, birbirine karşıt değil, tamamlayıcıdır. Ne hukuksuz bir sızdırma, iddiaları otomatik olarak geçersiz kılar; ne de ciddi iddialar, veri güvenliği meselesini bütünüyle önemsiz hale getirir.
Sorun, bu iki başlığın bilinçli ya da refleksif biçimde birbirine karıştırılmasında yatıyor. Bir kesim, iddiaların kendisini görmezden gelerek sadece “nasıl ortaya çıktı” sorusuna sığınıyor. Diğer kesim ise yöntemi tamamen yok sayarak yalnızca sonuca odaklanıyor. Oysa sağlıklı bir kamu vicdanı, her iki meseleyi de aynı anda tartışabilme olgunluğunu gösterebilmelidir.
Daha derin bir problem ise zihniyet meselesi. Kimi için “devletin itibarı”, devlet adına hareket eden kişilerin sorgulanamazlığıyla eşdeğer görülüyor. Oysa modern hukuk devletinde itibar, gizlemekle değil, şeffaflıkla korunur. Devletin “namusu”, kayıtların saklanmasından ziyade adaletin sağlanmasında yatar. Çünkü nihayetinde devleti anlamlı kılan, onu oluşturan insanların adalet duygusudur.
Eğer bir toplumda dürüstlük, taraflara göre eğilip bükülen bir kavrama dönüşmüşse, orada asıl kayıp bireylerin değil, ortak vicdanın kaybıdır. Bugün yaşanan tartışma, yalnızca bir kişinin mal varlığı meselesi değil; aynı zamanda toplumun neyi öncelediğinin, neyi görmezden geldiğinin de aynasıdır.
Belki de en doğru soruyu yeniden sormak gerekiyor: Biz gerçekten gerçeği mi arıyoruz, yoksa sadece işimize gelen kısmını mı?