KARADENİZ SUSARSA İNSANLIK SUSAR
Karadeniz’in sisle örtülü yaylaları, derin vadileri ve nefes kesen ormanları yalnızca bir coğrafya değil; bir hafıza, bir yaşam biçimi ve bir kültürdür.
Bu topraklar, yüzyıllardır doğayla uyum içinde yaşayan insanların emeğiyle, alın teriyle ve sabrıyla şekillenmiştir. Ancak bugün, bu kadim denge hızla bozuluyor.
Son yıllarda “maden” adı altında yürütülen çalışmalar, Karadeniz’in geniş bir bölümünü kapsayacak şekilde yayılıyor.
Resmî açıklamalarda kalkınma, üretim ve ekonomik katkı gibi kavramlar öne çıkarılsa da sahada yaşananlar bambaşka bir hikâye anlatıyor.
Köylünün toprağı, çiftçinin geçim kaynağı, doğanın binlerce yılda oluşturduğu ekosistemler geri dönülmez şekilde tahrip ediliyor.
Ormanlar kesiliyor, dereler yön değiştiriyor, yaylaların sessizliği ağır makinelerin gürültüsüne teslim ediliyor.
Bu yalnızca bir çevre meselesi değildir. Bu, aynı zamanda mülkiyetin, yaşam hakkının ve gelecek kuşakların hakkının meselesidir.
İnsanların kendi toprakları üzerindeki söz hakkı giderek daralırken, kararların merkezden ve çoğu zaman yerel halkın iradesi dışında alınması, toplumsal bir kırılmayı da beraberinde getiriyor.
Karadeniz insanı, tarih boyunca zorluklara karşı direnciyle, mertliğiyle ve dayanışma kültürüyle bilinir. Ancak bugün karşı karşıya olunan mesele, bireysel çabaların ötesinde, daha geniş bir farkındalık ve ortak bir duruş gerektiriyor. Çünkü mesele yalnızca bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor.
Belki de en acı olan, bu dönüşümün yavaş yavaş ve göz göre göre gerçekleşmesi. Bir gün gidip gördüğünüz bir yaylanın, bir sonraki ziyaretinizde tanınmaz hale gelmesi…
Çocukluğunuzun geçtiği bir ormanın yerinde artık bir şantiye bulunması… Bunlar sadece fiziksel değişimler değil; aynı zamanda hafızanın silinmesidir.
Bu yüzden, Karadeniz’i görmek, anlamak ve korumak bugün her zamankinden daha önemli. Belki de gerçekten son kez o doğal haliyle görebileceğimiz yerler var artık.
Ama mesele sadece gidip görmek değil; neyin kaybedildiğini fark etmek ve buna karşı söz söyleyebilmek.
Çünkü doğa sustuğunda, aslında insan da susturulmuş olur.