Hayat Pahalı mı, Yoksa Ben mi Fakirim?

Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir cümle var: “Hayat çok pahalı.” Ancak bazen durup düşünmeden edemiyorum; acaba hayat gerçekten pahalı mı, yoksa ben mi fakirim?

Bir yanda Ordu Büyükşehir Belediyesi, Ünye’de binlerce aileye sıcak çorba dağıttığını açıklıyor. Diğer yanda Ünye Belediyesi, aşevi hizmetleriyle ihtiyaç sahiplerine sıcak yemek ulaştırdığını ifade ediyor. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı, on binlerce yardım dosyası üzerinden vatandaşların ihtiyaçlarına çözüm üretmeye çalışıyor. Yardım dernekleri ise gıda kolilerinden yakacak desteğine, eğitim yardımlarından temel ihtiyaçlara kadar birçok alanda faaliyet gösterdiklerini ve ihtiyaç sahiplerine ulaştıklarını belirtiyor.

Elektrik, su, kira desteği, gıda yardımları ve çeşitli sosyal desteklerle toplumun önemli bir kesiminin temel ihtiyaçları karşılanmaya çalışılıyor. Peki, tüm bu yardımlara rağmen hâlâ insanların önemli bir bölümü geçim sıkıntısından söz ediyorsa, burada üzerinde düşünülmesi gereken başka bir gerçeklik yok mudur?

Belki de mesele yalnızca hayatın pahalı olması değildir. Belki de sorun, insanların en temel ihtiyaçlarını bile karşılayabilmek için önce para biriktirmek, ardından da taksitlendirme yoluna gitmek zorunda kalmasıdır. Çünkü bir toplumda insanlar ihtiyaçlarını üretimle, emekle ve gelirleriyle değil de yardımlarla karşılamaya başlıyorsa, ortada ekonomik olduğu kadar sosyolojik bir mesele de var demektir.

Toplumun aydınları, akademisyenleri ve ekonomistleri yıllardır açlık sınırından, işsizlikten, üretim ekonomisinden uzaklaşıp tüketim ekonomisine yönelmekten söz ediyor. Üretmeyen, sadece tüketen bir toplumun zamanla dışa bağımlı hale geleceğini, geleceğini ipotek altına alacağını anlatıyorlar. Bir tarafta sağlıklı ve dengeli beslenmenin önemini vurgulayanlar, diğer tarafta ise yalnızca karnını doyurabilmeyi yeterli gören bir yaşam anlayışı arasında giderek büyüyen bir fark oluşuyor.

Bugün ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin önemli bir kısmı okul kapısından girer girmez kantine koşuyor. Daha ders başlamadan ne alacağını düşünen, teneffüslerde yeniden kantin sırasına giren çocuklar büyüdüklerinde tüketim alışkanlıklarını nasıl şekillendirecek? Sürekli tüketmeye teşvik edilen bir nesle üretmenin, tasarruf etmenin ve kaynakları doğru kullanmanın önemini nasıl anlatacağız?

Belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Yardımlarla ayakta duran bir toplum mu inşa ediyoruz, yoksa üreterek kendi ayakları üzerinde durabilen bir toplum mu?

Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, kaç kişiye yardım ettiğiyle değil; kaç kişinin yardıma ihtiyaç duymadan yaşayabildiğiyle ölçülür.