Sokakların otopark alanına dönüşmesi, binaların sığınaklarının farklı amaçlarla kullanılması, bulvarsız ve geniş caddesiz yapılaşmanın şehir yaşamını kilitlemesi; her ne kadar yönetmeliklerin verdiği yetkiler çerçevesinde yapılmış olsa da, her yasal olanın doğru ve etik olduğu anlamına gelmemektedir. Bu durum, toplumda sıkça tartışılan “yasaldır ama vicdani değildir” anlayışının şehircilik üzerindeki karşılığı hâline dönüşmektedir.
Bugün “turizm şehri” sloganlarıyla vitrine çıkarılan birçok ilçede, denizin hemen kıyısında yaşanmasına rağmen vatandaşın denizden yeterince faydalanamadığı bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Sahil boyunca yapılan uygulamalar, alınan kararlar ve kararnameler; şehir estetiğini, ulaşımı ve sosyal yaşamı geliştirmek yerine çoğu zaman plansızlığın ve vizyonsuzluğun gölgesinde şekillenmektedir. Sonuç olarak şehirlerin geleceği günübirlik hesaplara teslim edilmektedir.
Oysa şehir planlaması sadece bina yapmak değildir. Şehir planlaması; insanların nefes alabileceği alanlar bırakmak, gelecek nesillerin yaşam kalitesini düşünmek ve sosyal yaşamı güçlendirecek projeleri hayata geçirmek demektir. Bir şehrin güçlü olması için yalnızca yaşam alanlarının değil, ekonomik olarak kendi kendine yetebilecek üretim alanlarının da oluşturulması gerekir. Tarım, sanayi, teknoloji ve yerel üretim desteklenmeden kalkınmadan söz etmek mümkün değildir.
Bunun yanında eğitim konusunda tercih edilen, marka değeri taşıyan şehirler oluşturmak da en az altyapı kadar önemlidir. Ancak bugün birçok yerde gerçek projeler yerine sloganların ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Şehirlerin eksikliklerini, aslında o şehirden göç etmek zorunda kalan beyinler daha iyi anlamakta ve daha net anlatmaktadır. Çünkü bir şehirden yetişmiş insanların başka kentlerde gelecek araması, o şehrin potansiyelini kullanamadığının en açık göstergelerinden biridir.
Ne yazık ki vizyon eksikliği, iradesini ortaya koyamayan yöneticiler ve ekonomik anlamda yetersiz kadroların yalnızca siyasi yapıların gölgesinde makam sahibi olması da toplum olarak geldiğimiz noktayı göstermektedir. Liyakat yerine bağlılığın, üretim yerine günü kurtarma anlayışının ön plana çıkması; şehirlerin geleceğini güçlendirmek yerine zayıflatmaktadır.
Birçok yerde öncelik, şehrin uzun vadeli geleceğinden çok belediyelerin günlük mali yüklerini karşılamak hâline gelmiştir. Bu durum da beraberinde birçok yanlış uygulamayı getirmektedir. Daha da düşündürücü olan ise, şehirlerin önde gelen isimlerinin ve sermaye sahiplerinin sessizliğidir. Makamlarını, ekonomik çıkarlarını ya da mevcut düzenlerini koruma kaygısıyla ortaya konulmayan irade; şehirlerin içine sürüklendiği çıkmazı daha da derinleştirmektedir. Aynı şekilde, sosyal yardımların kesileceği endişesiyle konuşamayan vatandaş profili de toplumsal suskunluğun büyümesine neden olmaktadır.
Bir şehir susarsa, sorunlar konuşulmaz hâle gelir. Sorunlar konuşulmadığında ise yanlışlar normalleşir. Normalleşen her yanlış, gelecekte daha büyük problemlerin temelini oluşturur. Şehirleri beton değil, akıl; rant değil, vizyon; korku değil, ortak irade kurtaracaktır.