AVRUPA'NIN ÇÖPLÜĞÜ MÜYÜZ?

Ucuz İşçilik ve Yetersiz Denetimler Türkiye'yi Avrupa'nın Plastik Atık Merkezi Haline Getirdi

GÜNCEL - 06-08-2026 13:44

Bir zamanlar sanayi üretimi ve ihracatıyla öne çıkan Türkiye, bugün Avrupa'nın plastik atık ticaretinde en büyük alıcı ülkelerden biri olarak gündemde. Özellikle İngiltere ve Avrupa Birliği ülkelerinden her yıl yüz binlerce ton plastik atık Türkiye'ye getiriliyor. Resmî ticaret verileri ve bilimsel araştırmalar, bu ticaretin yalnızca ekonomik bir faaliyet olmadığını; çevre, tarım, halk sağlığı ve gelecek nesilleri ilgilendiren çok boyutlu bir sorun haline geldiğini ortaya koyuyor.

Uzmanlara göre Türkiye'nin tercih edilmesinin temel nedenleri; Avrupa'ya kıyasla düşük işçilik maliyetleri, geri dönüşüm sektöründeki düşük üretim giderleri, coğrafi yakınlık ve bazı çevre kuruluşlarının değerlendirmelerine göre çevresel denetimlerin Avrupa standartlarına kıyasla daha zayıf uygulanabilmesi. Çevre örgütleri, gelişmiş ülkelerin kendi ülkelerinde yüksek maliyet nedeniyle işlemek istemedikleri plastik atıkları daha düşük maliyetlerle Türkiye gibi ülkelere göndermesini "atık sömürgeciliği" olarak tanımlıyor.

Bu sürecin başlangıcı ise 2018 yılına dayanıyor. Dünyanın en büyük plastik atık ithalatçısı olan Çin, çevre kirliliğini gerekçe göstererek plastik atık ithalatını büyük ölçüde yasakladı. Çin'in kapılarını kapatmasının ardından Avrupa ülkeleri yeni pazarlar aramaya başladı ve rotasını Türkiye'ye çevirdi. Böylece Türkiye, birkaç yıl içerisinde Avrupa'nın en büyük plastik atık alıcılarından biri haline geldi.

Rakamlar yaşanan değişimi açıkça ortaya koyuyor. 2016 yılında Türkiye'ye ithal edilen plastik atık miktarı yaklaşık 159 bin ton seviyesindeydi. Bu rakam 2017 yılında 283 bin tona, 2018'de 437 bin tona, 2019'da 582 bin tona, 2020 yılında 656 bin tona, 2021 yılında ise yaklaşık 685 bin tona çıkarak tarihi zirvesine ulaştı. Sonraki yıllarda bazı düzenlemeler ve ithalat kısıtlamalarıyla miktarda kısmi düşüş yaşansa da Türkiye, Avrupa'nın en büyük plastik atık ithalatçılarından biri olmayı sürdürdü. 2025 yılı verilerine göre yalnızca Avrupa Birliği ülkelerinden Türkiye'ye yaklaşık 503 bin ton plastik atık gönderildi. Buna Avrupa Birliği üyesi olmayan İngiltere'nin gönderdiği yaklaşık 139 bin ton plastik atık da eklendiğinde, yalnızca Avrupa ve İngiltere kaynaklı plastik atık miktarı 642 bin tona ulaşıyor.

Türkiye'ye en fazla plastik atık gönderen ülkelerin başında Almanya geliyor. Almanya'nın ardından İngiltere, Belçika, Hollanda, İtalya, Fransa, İspanya, İrlanda, Danimarka ve Avusturya sıralanıyor. Özellikle Almanya'nın 2025 yılında Türkiye'ye yaklaşık 154 bin ton, İngiltere'nin ise 139 bin ton plastik atık gönderdiği belirtiliyor. Bu tablo, Avrupa'nın plastik atık yükünün önemli bölümünün Türkiye'ye yönlendirildiğini gösteriyor.

Peki Avrupa neden kendi çöpünü kendi ülkesinde işlemiyor? Bunun en önemli nedeni ekonomik maliyet. Avrupa Birliği ülkelerinde geri dönüşüm tesisleri çok sıkı çevre mevzuatına tabi tutuluyor. Emisyon değerleri sürekli ölçülüyor, baca filtreleri zorunlu tutuluyor, ileri düzey atık su arıtma sistemleri kullanılıyor, mikroplastik salınımı kontrol altında tutuluyor ve iş sağlığı ile çevre güvenliği standartları düzenli olarak denetleniyor. Bu uygulamalar geri dönüşüm maliyetlerini artırıyor. Türkiye'de ise işçilik maliyetlerinin daha düşük olması ve geri dönüşüm sektörünün daha düşük maliyetlerle faaliyet gösterebilmesi, Avrupa açısından ekonomik bir avantaj oluşturuyor.

Ancak bu avantajın bedelini Türkiye'nin çevresi ödüyor. Son yıllarda yayımlanan bilimsel araştırmalar, özellikle Adana'daki geri dönüşüm tesisleri çevresinde ciddi çevresel risklerin oluştuğunu ortaya koyuyor. Türkiye'ye ithal edilen plastik atıkların önemli bir bölümünün işlendiği Adana'da yapılan saha çalışmalarında, geri dönüşüm tesislerinin aşağı kesimlerinde bulunan sulama kanallarındaki mikroplastik yoğunluğunun tesislerin yukarısındaki bölgelere göre yaklaşık 10 kat arttığı, bazı örnekleme noktalarında ise bu artışın 132 kata kadar ulaştığı tespit edildi.

Bilim insanlarına göre plastiklerin kırılması, parçalanması, öğütülmesi ve yıkanması sırasında oluşan mikroplastikler yeterince filtrelenmediğinde sulama kanallarına karışıyor. Bu kanallar aracılığıyla tarım arazilerine ulaşan mikroplastikler daha sonra Seyhan Nehri üzerinden Akdeniz'e taşınıyor. Böylece sorun yalnızca geri dönüşüm tesislerinin bulunduğu alanlarla sınırlı kalmıyor; tarımsal üretimi, içme suyu kaynaklarını, deniz ekosistemini ve insan sağlığını da etkileyebilecek geniş çaplı bir çevre problemine dönüşüyor.

Çevre örgütlerinin raporlarında bazı bölgelerde plastik atıkların açık alanlarda depolandığı, zaman zaman yasa dışı şekilde yakıldığı ve bunun hava kirliliğine neden olduğu yönünde iddialar da yer alıyor. Yetkili kurumlar tarafından lisanslı ve mevzuata uygun çalışan birçok geri dönüşüm tesisi bulunsa da uzmanlar, standartlara uymayan işletmelerin tüm sektörün itibarını zedelediğini ve çevresel riskleri artırdığını ifade ediyor. Bu nedenle denetimlerin daha sık yapılması ve kurallara uymayan tesislere caydırıcı yaptırımlar uygulanması gerektiği vurgulanıyor.

Aslında tartışma geri dönüşümün kendisi değil. Plastik geri dönüşümü, doğal kaynakların korunması ve atık yönetimi açısından dünyanın kabul ettiği önemli bir uygulama. Ancak tartışılan konu, başka ülkelerin tüketiminden kaynaklanan plastik atık yükünün çevresel maliyetinin neden Türkiye gibi ülkelere taşındığı. Çevre uzmanları, gelişmiş ülkelerin kendi çevre standartları nedeniyle yüksek maliyetle işlemek zorunda oldukları plastikleri daha düşük maliyetli ülkelere göndermesinin sürdürülebilir bir çözüm olmadığını savunuyor.

Ekonomik açıdan bakıldığında plastik geri dönüşüm sektörü Türkiye'de binlerce kişiye istihdam sağlıyor ve sanayi için önemli bir hammadde kaynağı oluşturuyor. Ancak uzmanlara göre asıl hesaplanması gereken, elde edilen ekonomik kazancın çevreye verilen zararın maliyetini karşılayıp karşılamadığıdır. Kirlenen toprakların temizlenmesi, su kaynaklarının rehabilitasyonu, deniz ekosisteminin korunması ve mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki uzun vadeli etkileri dikkate alındığında, bu maliyetin yalnızca ekonomik rakamlarla ölçülmesinin mümkün olmadığı belirtiliyor.

Bilim insanları ve çevre kuruluşları çözüm olarak plastik atık ithalatının yeniden gözden geçirilmesini, çevre denetimlerinin artırılmasını, ileri teknolojiye sahip arıtma sistemlerinin zorunlu hale getirilmesini, yasa dışı depolama ve yakma faaliyetlerine ağır yaptırımlar uygulanmasını ve Avrupa ülkelerinin kendi plastik atıklarını mümkün olduğunca kendi sınırları içerisinde yönetmesini öneriyor.

Türkiye bugün önemli bir yol ayrımında bulunuyor. Bir tarafta ekonomik katkı sağlayan geri dönüşüm sektörü, diğer tarafta giderek büyüyen çevresel riskler yer alıyor. Son on yılda 159 bin tondan 642 bin tona ulaşan plastik atık ithalatı, meselenin artık yalnızca ticari bir konu olmadığını açıkça gösteriyor.

ATIK SULAR NEREYE GİDİYOR? KİRLİLİK TESİS SINIRLARINI AŞIYOR

Bilim insanlarının en fazla dikkat çektiği konu, plastik geri dönüşüm tesislerinden kaynaklanan kirliliğin yalnızca tesis sahasıyla sınırlı kalmaması. Araştırmalara göre plastiklerin kırılması, öğütülmesi ve yıkanması sırasında oluşan mikroplastikler ile yeterince arıtılmamış atık sular, yağmur suyu drenajları ve tahliye sistemleri aracılığıyla çevredeki sulama kanallarına karışabiliyor.

Bu kanallar yalnızca su taşıyan altyapılar değil; aynı zamanda Çukurova'nın verimli tarım arazilerini besleyen sulama sisteminin önemli bir parçası. Kanallardaki su, pamuk, mısır, buğday, narenciye, karpuz, sebze ve meyve üretiminin yapıldığı geniş tarım alanlarında kullanılıyor. Bilim insanları, mikroplastiklerin sulama suyuyla birlikte toprağa taşınmasının, uzun vadede tarımsal üretim ve toprak kalitesi açısından dikkatle izlenmesi gereken bir risk oluşturduğunu belirtiyor.

Araştırmalar, sulama kanallarındaki suların daha sonra Seyhan Nehri'ne, oradan da Akdeniz'e ulaştığını ortaya koyuyor. Böylece geri dönüşüm tesislerinin bulunduğu bölgede ortaya çıkan mikroplastikler yalnızca karasal alanlarda kalmıyor; nehir sistemi aracılığıyla deniz ekosistemine kadar taşınabiliyor.

Deniz ortamına ulaşan mikroplastiklerin balıklar, kabuklu deniz canlıları ve diğer sucul organizmalar tarafından alınabildiği, bunun da ekosistem üzerinde baskı oluşturabileceği bilimsel çalışmalarda ifade ediliyor. Uzmanlar, mikroplastiklerin gıda zincirine geçişi ve insan sağlığı üzerindeki uzun vadeli etkileri konusunda araştırmaların sürdüğünü, bu nedenle çevresel risklerin önlenmesinin büyük önem taşıdığını vurguluyor.

Çevre bilimcilerine göre mesele yalnızca geri dönüşüm tesislerinin bulunduğu bölgelerin kirlenmesi değil; Çukurova Ovası'ndan Akdeniz'e uzanan su sistemi boyunca oluşabilecek çevresel etkilerin bütüncül olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Bu nedenle ithal plastik atıkların işlenmesi kadar, atık su yönetimi, arıtma sistemleri ve çevresel denetimlerin etkinliği de kamu sağlığı ve doğal yaşam açısından kritik önem taşıyor.

Bugün kamuoyunun cevap aradığı temel soru ise şu:

Türkiye, çevreyi koruyarak sürdürülebilir bir geri dönüşüm modeli mi oluşturacak, yoksa Avrupa'nın plastik atık yükünü taşıyan bir ülke olarak anılmaya devam mı edecek?

Günün Diğer Haberleri